BİR NESLE NASIL KIYDILAR

Üç yıl kadar önceydi. Hiç istemediğim halde kıramadığım bir arkadaşımın ısrarıyla ilimize yeni tayin olan hemşehrisi cezaevi müdürünü ziyarete gittik. Kısa bir hoş geldin faslından sonra geri dönmekti aslında niyetimiz.

Ancak emekliliği çoktan geçmiş Adıyaman’lı müdür öylesine hoşsohbet ve sempatikti ki; muhabbet uzadıkça uzadı. Eski bir profesyonel güreşçi olan müdür bey kendine özgü tatlı şivesi ve mimikleriyle kâh eski müsabakalarını, kâh görevi boyunca yaşadığı ilginç hatıraları anlatıyordu. Müdür bey Türkiye’nin pek çok cezaevinde üstelik en sıkıntılı süreçlerde görev yapmıştı. Muhabbet ilerleyip rengini biraz belli edince konu döndü dolaştı 12 Eylül ve sonrasında yaşananlara, o dönemde cezaevlerinin durumuna geldi.

Merakla sordum; “Malum o dönemde hem sağ hem soldan idamlar gerçekleştirildi. Siz hiç infazda bulundunuz mu? Şahit oldunuz mu?”

Bize saatlerdir neşeli hatıralar anlatan ve güldüren o sempatik adamın yüz hatları gerildi ve yüzüne bariz bir keder çöreklenip oturdu. Kırılgan bir ses tonuyla sanki o günleri yeniden yaşıyormuşçasına anlatmaya başladı.

“Allah bir daha o günleri yaşatmasın. Çok sıkıntılı günlerdi. Ben size o günlere dair bu yaşıma kadar hiç kimseye anlatmadığım ve ağırlığını her zaman hissettiğim bir olayı anlatacağım. Varın gerisini siz düşünün.

Biz de idamlık Ülkücü bir mahkûm vardı. Bir vilayetin CHP İl Başkanını öldürmekle suçlanmış, yargılanmış, idam cezası almıştı. Bu olayla ilgili birkaç kez konuşmaya çalıştım ancak o konuşmak istemedi. Zaten konuşmayı da pek sevmezdi. Daha çok hücresinde Kur’an tilavet eder, çokça namaz kılmaya gayret ederdi. Tam bir tevekkül içerisindeydi. Çok az uyuyordu, kaza namazlarını ödemeye çalışıyordu.

Bazen anlamaya çalışır ama idrak edemezdim. Düşünsenize bir müddet sonra darağacına çıkacağını biliyor ama zerre-i miskâl korku, endişe yok gözünde. İnsan korkuyu saklamaya çalışsa da saklayamaz, bedeni, gözleri ele verir. Allah şahidim olsun ki onun gözlerinde zerre tedirginlik yoktu.

Bir gece sabaha karşı askeri yetkililer geldi, sehpa zaten kurulmuştu. Onun için gelmişlerdi. Gökyüzü kapkaraydı. Kasvetli bir hava vardı. Onu getirdiler. Telkin için gelen imam efendiyle bir müddet konuştular. Sonra yanımıza geldi ve bize aynen şunları söyledi.

“Ben Ülkücüyüm. İnandığım dava için pek çok eylem yaptım. Ama Allah (cc) şahidim olsun ki ben katil değilim, kimseyi öldürmedim. Bunu size ölmekten korktuğum için değil, yarın Allah’ın huzurunda bana şahitlik edesiniz diye söylüyorum. Ben suçsuzum, kimseyi de öldürmedim. Hakkınızı helal edin.”

Ve sonra hiç sendelemeden sanki madalya kürsüsüne yürüyormuş gibi kendinden emin bir şekilde yürüdü sehpaya. İnfazın gerçekleşmesinden hemen sonra sallanan bedeni kıble yönüne geldi ve durdu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Ben, gardiyanlar orada bulunan tüm görevliler istisnasız gözyaşına boğuldu. İmam Efendi’nin “Allah’ul alem bu kardeşimiz şehittir” dediğini duydum.

Aradan neredeyse 20 yıl geçti. O çocuğun bu sözleri benim her gece beynimde yankılanıp durur. Birkaç parça kıyafeti ve birkaç kitabı halâ bende durur. Onları kutsal bir emanet gibi sakladım. Allah nasip ederse hatıralarımı yazıyorum, kitabımda bunların hepsini anlatacağım.”

Daha önce bu gibi anlatımları dönemi anlatan kitaplarda pek çok okumuştum ancak ilk kez birinci ağızdan dinliyordum. Müdür bey olayı anlatmıyor adeta yaşıyordu. Odada üç koca adam salya sümük ağlıyorduk. Bir müddet sessizlikten sonra; “Müdürüm o eşyaları ve kitapları görmemiz mümkün mü?” diye sordum.

“Ben onları evimde kilitli kasada tutuyorum. Allah şahit eşim ve çocuklarım dahi görmediler. Bakmaya cesaret edemiyorum. Belki bir gün kardeşim.” diye cevapladı.

O halet-i ruhiye ile elbette ısrarcı olamazdım. Anlayışla karşıladım. O gün ziyaretten hemen sonra heyecanla can hocam Yusuf Ziya ARPACIK’ı aradım ve konuyu naklettim. Müthiş bir heyecan kasırgası oluştu, dualarla tüm şehitlerimizi yâd ettik.

Aslında bu hatıratı yazmak istemiyordum. Ama bugün zulmün sehpalarında kurban edilen ilk Ülkücü Mustafa PEHLİVANLIOĞLU’nun şehadetinin seney-i devriyesi.

O’nun sehpaya yürümeden hemen öncesinde ailesine yazdığı mektubu okurken, birden yüreğime düşüverdi paylaşmak istedim. Mustafa PEHLİVANOĞLU henüz 22 yaşındaydı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı cezaevine girmiş ancak Mamak Cezaevi’nden bir yolunu bulup kaçmayı başarmıştı. Ancak kısa bir süre sonra yakalandı ve infazı 7 Ekim 1980 tarihinde sabaha karşı Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde gerçekleştirildi. Kabri Ankara Karşıyaka Mezarlığındadır.

İdam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hakimi Ali Fahir KAYACAN, daha sonra anılarında Mustafa PEHLİVANOĞLU’nun, yine idam edilen sol görüşlü Necdet ADALI’ya denge olsun diye idam edildiğini belirtti.

Yeri gelmişken bir yanlışı da düzeltmek isterim. Yakın dönem siyasi tarihimizi anlatan (sağ ya da sol tandanslı) kitaplarda darağacında can veren Ülkücülerin sayısı 9 olarak belirtilir. Ancak Yusuf Ziya ARPACIK o dönemi anlatan BAŞEĞMEDİLER adlı eserinde, adi mahkum Şehabettin OVALI’nın da cezaevinde tanıştığı Ülkücülerden etkilenerek ÜLKÜCÜ olduğunu ve Şehabettin OVALI’nın da idam edildiğini anlatır.

Yani sehpalarda can veren Ülkücülerin sayısı 9 değil, 10’dur. Hatta aynı eserde Yusuf Hoca Şehabettin Ovalı ile ilgili ilginç bir anekdot anlatır.

Şehabettin OVALI’nın idam cezası alacağı kesindir. Dosyası yargıtaydadır. İnfazın süresini uzatmak için bir suç daha işlemeyi düşünmektedir Şehabettin OVALI. Üstelik aynı cezaevinde kalan sol görüşlü mahkumların avukatı Eşber YAĞMURDERELİ’yi de gözüne kestirmiştir.

Ancak konuyu Yusuf Hoca’ya anlattığında, “Bir başkasına zarar vermek bize yakışır mı? Hele görme özürlü bir avukatı hedef almak Ülkücü’ye yakışır mı?” demesi üzerine nedamet getirerek eyleminden vazgeçmiştir.

Bu vesile ile Mustafa PEHLİVANOĞLU öznesinde darağacında can veren yiğitleri rahmet, minnet ve dualarla yâd ediyorum. Rabbim şehadetlerini mübarek, kabirlerini nur eylesin.

Allah bir daha ülkemize böyle sıkıntılı günler yaşatmasın.

Vefa, selam ve dua ile.

Visits: 16

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir