AŞK İLE HÛ

Anadolu’nun hemen tüm köylerinde “köy odası” denilen misafirhaneler vardır. Bu misafirhaneler köyün müşterek kullanım alanıdır. Köyün ortak giderleri ile ihtiyaçları karşılanan bu misafirhane –tabiri caizse- köye gelecek yahut köy güzergâhından geçen “Tanrı Misafiri”nin konaklaması içindir.

Dört bir yanı sedirlerle döşeli bu misafirhanelerde gelen misafir en güzel şekilde ağırlanır, karnı doyurulur, ikramlarda bulunulur, ihtiyacı olduğu kadar konaklamasına müsaade edilir. Zira misafir Allah’ın emaneti ve bereket olarak algılanır.

Yine Anadolu’nun pek çok köy evinde misafirler için tanzim edilmiş ayrı bir bölüm mutlaka mevcuttur. Durumu müsait olanlar için bu avlu içinde küçük bir ev ya da bir oda da olabilir. Bu bölüm her zaman tertemiz tutulur ve sadece misafir geldiğinde açılır.

Hatırlıyorum bizim köy evimizde bu odanın adı “KAŞ EV” idi. Sanırım evin en gözde ve en güzel odası olduğu için bu tabirle anılıyordu. Sürekli kapalı tutulduğu için hep merak ederdim içini. Haliyle misafir geldiğinde de herkesten önce girer, her köşeye dikkat kesilirdim.

Misafir geldiğinde dış kapıda karşılanır, özenle “KAŞ EV”’e getirilir ve buyur edilirdi. Baş köşe her zaman gelen misafirlerin en yaşlı olanına ayrılırdı.

Tüm misafirler oturduktan sonra ev sahipleri de oturur ve sonra o günlerde anlam veremediğim bir merhabalaşma faslı başlardı. En yaşlıdan başlamak kaydıyla ev sahibi elini sağ göğsünün üzerine hafifçe dokundurur ve herkese teker teker tebessümle “Merhaba!” derdi.

Çok sonradan öğrendim “Merhaba” nın Farsça kökenli bir kelime olduğunu ve “Benden size zarar gelmez” anlamını taşıdığını.

Düşünüyorum da önceden her şey de ayrı bir incelik, ayrı bir letafet varmış. Sosyal ilişkileri komşulukları, akrabalıkları öylesine güçlü kılan şey de işte bu samimiyet ve letafetmiş. Gelişen teknoloji ve modern hayat dediğimiz olgu güçlü bir sel gibi bizi biz yapan değerlerin pek çoğunu önüne katmış ve götürmüş.
Lisanımız bozulmuş, kelimelere ve kavramlara yüklediğimiz anlam değişince de hayata doğru pencereden bakamaz olmuşuz.

Seneler önce bir araştırma sırasında “Derviş Selamı” başlıklı bir yazıya rastlamıştım. Çok etkilemişti beni.
Önceden, dervişin biri bir dervişler topluluğu içerisine gelip selam vererek oturduktan sonra topluluk gelen dervişe “Merhaba!” yerine, “Aşk olsun!” dermiş.

Derviş de “Aşkınız cemal olsun Efendim!” diye mukabele edermiş.

Bu sefer topluluk “Cemaliniz nur olsun!” dediğinde derviş; “Nurunuz âyn olsun!” der ve böylece selamlaşma bitermiş.

Yani tasavvufta aşk o derece içselleştirilmiş o derece özümsenmiş ki selamlaşma bile aşk üzerine kurulmuş.

Tasavvuftaki aşk anlayışı elbette zahiri anlamda bir aşk anlayışı değildir. Pek çok temel kavramda olduğu gibi “aşk” kavramına yüklenilen anlam da alabildiğine bozulmuş ve basite indirgenmiştir. Aslında Mevlâna çağlar öncesinden “Şehvetin adını aşk koymuşlar, şehvet aşk olsaydı eşekler aşkın şahı olurdu” diyerek bu tespiti yapmış ve ikazda bulunmuştur.

Çağın Dedem Korkut’u Ozan Arif ise

Köprünün altından çok sular akmış
Dualar yerini lükse bırakmış
Sevdalar fuhuşa, sekse bırakmış
Gönüllerin artık düşü bozulmuş dizeleriyle koymuştur teşhisi.

Yine bahse konu yazıda; “Tasavvufta aşk nedir?” diye sorulsa “Aşk Maşukun rızasıdır” cevabının alınacağı kayıtlıdır. Maşuk ise hakiki aşk da elbette.

“Kim ki aşkı iş eder, Allah onu hoş eder” diyor Ozan Arif. Şairlerden çıkarmış sözün zengini. O yüzden üstüne laf söylemeye imtina ederim.

Ve madem ki çağlar ötesinden Yunus; “Aşk ile döner devran!” diye haykırıyor.

O vakit inatla değil, imanla “Her dem AŞK olsun!” demek düşer bize de.

Aşk ile Hû!

Vefa, selam ve dua ile.

Visits: 13

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir