ÇINAR ANA

Ulu bir Çınardı O.

Tam 108 yaşındaydı.

Onunla kaderinin sürükleyip getirdiği Çengelköy Huzurevi’nde karşılaşmıştım.

Bir asrı geçkin yaşına rağmen ne içindeki çocuksu neşe, ne de gözlerindeki mavi parıltı asla kaybolmamıştı.

Giresunlu’ydu ve tam bir Karadeniz aşığıydı.

İlk karşılaşmamızda yanındakilere “Ha bu uşak kim?” diye sorduğunda, muziplik olsun diye “Ben Topal Osman’ın torunuyum” deyivermiştim. O günden sonra beni hep “Topal Osman’ın torunu” olarak çağırdı, öyle sevdi ve öyle dua etti: “Allah birini bin ede…”

Ateşinin yükseldiğini haber verdikleri bir günün sabahı apar topar hastaneye götürdüğümüzde doktorun “Maaşallah çok sağlıklı hiçbir şeyi yok bu yaşına rağmen çok iyi” demesi şaşırtmıştı beni.
Ama asıl şaşkınlığı Hatice Ana’nın 108 yıllık yaşantısı boyunca daha önce hiç hastaneye gitmediğini duyunca yaşamıştım. Dile kolay bir asrı geçmiş uzun ve çileli bir ömür. Ancak ne doktor ne de hastane yüzü görmemişti.

Gönlü çok zengindi. Fırsat buldukça ona sevdiği yemeklerden götürürdük. Ancak O henüz tadına bile bakmadan oda arkadaşını işaret eder ve kendine özgü o tatlı şivesiyle “ha bu kadının hakkını verdiniz mi?” diye mutlaka sorardı. Tabağındaki bir dilim karpuzu bir oda dolusu insana pay edecek kadar engin yürekliydi.

Bir Karadeniz seyahatim sırasında aldığım yöreye özgü bir örtüyü baş ucuna asmıştı. Onu bir bayrak gibi muhafaza ederdi ve ziyaretçilerine gururla göstermekten büyük keyif alırdı.
Hatice Ana kaldığı huzurevinin bir hastane olduğunu ve tedavi gördüğünü düşünüyordu. Bütün hayali bir an önce iyileşip köyüne geri dönebilmekti. Köyünden bahsederken gözlerindeki ışığı görmeliydiniz. Bazen keyifli olduğunda maniler söyler, bazen de hüzünlenir ağıtlar yakardı.

Ama yaşama sevinci hep vardı. Güzel giyinmeyi severdi ve misafirlerinin karşısına mutlaka o çok sevdiği kırmızı hırkasıyla çıkmayı isterdi. Zayıf parmaklarından her an düşecek gibi duran yüzükleri ise çok özeldi.

Bir ziyaretim sırasında “bir isteğin var mı” diye sorduğumda, “yüzük ve tesbih” istemişti benden. Hemen Çengelköy sahiline inmiş yüzüğü almıştım. Ancak -hafta sonu olduğu için belki- koca Çengelköy’de tesbih satın alacak bir yer bulamayınca bir Camii’nin imamından rica etmiş ve temin etmiştim.

İstanbul’da iken sıkça ziyaret etme imkanı buluyordum. Ancak hayat şartları bizi koparıp gurbete attığından beri sadece bir kez gidebilmiştim yanına. Çengelköy’den ayrılmış, Selimpaşa’da bir başka huzurevine yerleşmişti. Ziyaretine gittiğimde aradan geçen onca zamana rağmen beni hatırlamış ve “Topal Osman’ın Torunu Allah birini bin ede…” diye hayır dualar etmişti.

Zaman zaman huzurevini arar, sağlığıyla ilgili bilgi alırdım. Ancak dünya meşakkati ve yaşam kavgası derken neredeyse bir aydır aramamıştım hiç.

Geçen hafta gelen bir telefonla öğrendim. Ulu çınar Hatice Ana Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş.

O titrek ve zayıf elleriyle yüzümü avuçlarının arasına alıp, gözlerimin ferine bakarak “Allah birini bin ede” deyişi her daim gözlerimin önünde.

Allahü Teâlâ buyuruyor ki: “İhtiyarlık, nurumdur. Nuruma narımla [Cehennem ateşiyle] azap etmekten haya ederim. O halde siz de benden haya edin!”

Ve iki cihan serveri Cenab-ı Fahr-i Kainat (sav) Efendimiz buyuruyor ki; “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.”

Çınar Ana…

Ellerinden değil, ayaklarından cenneti öpüyorum. O çok sevdiğin köyünün topraklarında huzur içinde uyu, nur içinde yat.

Ruhun şâd olsun…

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir