ÇOK GARİPSİDİM

Geçen Çarşamba akşam saatleriydi. İşten henüz dönmüş, bahçede yorgunluk atıyordum. Nedendir bilmem telefonum çaldığında yüreğim “cız” etti. İstemeye istemeye ve biraz da korkarak açtım telefonu. “Babaannemin durumu iyi değilmiş, hastaneye kaldırmışlar” dediğinde kardeşim, dudağımı ısırmışım gayr-ı ihtiyari.

Biliyordum. Hakka yürümüştü babaannem. Kardeşimin dili varmamıştı söylemeye, konduramamıştı ölümü babaanneme… Bakmayın “babaanne” dediğime. Hayatım boyunca ben ona hep anne diye seslendim. Annem çalıştığı için gün içinde annemden çok onu görürdüm.

Dedemi kaybettiğinde henüz 27 yaşında gencecik bir gelinmiş babaannem. En büyüğü 12 yaşında olan (Babam) üç çocukla tek başına kalakalmış. Hayatı hep mücadeleyle geçmiş.

Belki de o yüzden hayata karşı hep öfkeli bir duruşu vardı. Ve de telaşlı. Evet, tabiri caizse hep bir yerlere geç kalacakmış gibi aceleci, telaşlı, çoğu zamanda tahammülsüz ve sabırsızdı.

Tanıyan herkes ona “Zariye Kuş” derdi. Çünkü hep hareket halindeydi. Tembel ve miskin insanları sevmezdi. Uykuyu da. Çoğu zaman koltuğunda uyur kalır, ancak uyandırdığımızda da “Ne uyuması gaflet çökmüş bir an” diye bize kızar, koltukta yine uyuklamaya devam ederdi. Üzerine güneşin doğduğu bir gün olduğunu sanmıyorum. Sabah namazdan sonra asla uyumaz, uyuyanları da “Kelp gibi miskin miskin yatmayın, köyün sığırları bile uyandı” diye fırçalayarak, kapıları çarparak bir şekilde uyandırırdı.

İçi, dışı bir kadındı babaannem. Kim olursa olsun, içinden geçenleri yüzüne karşı söylemekten bir an bile imtina etmezdi. Öfkesini de, sevgisini de içinde tutmaz, yüreğinden geçenleri anında dillendirirdi.

Keyifli zamanlarında yahut bir işle uğraşırken dalmışsa maniler, türküler söylerdi. Komşumuzun henüz liseye giden oğlunun evlenmek istediğini duyunca yapıştırmıştı maniyi;

Ak taşı kaldırsana da
Yılanı öldürsene a Cemâl,
Madem canım kız istiyo
Keseyi doldursana a Cemâl…

Yöremize özgü ve çoğu unutulmaya yüz tutmuş, belki de unutulmuş kelimeleri, deyimleri onun ağzından duymak şaşırtıcı değildi. Mümkün olduğunca aklımda tutmaya çalışır, sonra not ederdim unutmamak için.

Mesela; “Özledim” demezdi babaannem, “garipsidim” derdi.

Geçen seneye “Bıldır” ses çıkarıp etrafı rahatsız edene “Anay anay ses itme gıldır gıldır” derdi.

Üzülme demezdi mesela, “ıncıklanma” derdi.

“Hafif” yerine “kuşkun” “az, küçük” yerine “cıkkada” derdi. “Beddua” etmezdi babaannem, “ilenirdi.”

Misafir odası “kaşev” balkon ise “gün, günlük” idi onun lisanında.

Muhtemelen daha önce hiç duymadığınız deyimleri ve şimdi yazarken bile gülümseten bedduaları da duydum ağzından.

Mesela; sevmediği birini görünce televizyonda, “Fırga fırga dönüp de dönesi, devrile dengile kal!” derdi. Ama eğer çok çok kızdığı biri çıkarsa dozu artardı ilencin; “Naha sidikliğin boşalsın” ile başlar, “Genç iken solası” ile devam eder, “Başından baykuş kalksın!” ile finali yapardı. [1]

Bedduaları gibi duaları da orijinaldi. Bana en büyük duası “Oğul ekmeği ye!” olmuştur.

Halen geceleri uyumadan önce gülümseyerek mırıldandığım,

“Yattım Allah kaldır beni
Nur gölüne daldır beni
Can bedenden çıkmadıkça
İman ile uyandır beni…” duasını o öğretmişti.

Tıpkı sonsuzluğa uğurlarken ardından okuduğum dualar gibi…

Daha bir hafta bile olmadı.

Ama ben şimdiden çok “garipsidim” babaannemi. Yine onun lisanıyla söylemek gerekirse “gavsaram daralıp, canım cendereye girince” bir ayete sığınıyorum; “ Biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.”[2]

[1] Anadolu’da bir evin damında Baykuş görülmesi o evden bir cenaze çıkacağına delalettir.

[2] Bakara; 156

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir