KADER DİYEMEZSİN SEN KENDİN ETTİN

Malumunuz geçen hafta Giresun’da büyük bir sel felaketi yaşandı. 9 vatandaşımızın can verdiği felakette halen kayıp 7 vatandaşımızı arama çalışmaları devam ediyor. Çöken binalar, yollar, kullanılamaz hale gelen dükkanlar ve milyonlarca liralık hasar ile Dereli adeta yer ile yeksan oldu desek yeridir.

Karadeniz’de yaşayanların yabancı olduğu bir tablo değil aslında bu. Zira bu bölgede hemen her sene bu tarz felaketler yaşanır. O yüzden bu felaket haberlerini üzüntüyle seyrederken bazen dejavu yaşıyormuşum gibi hissediyorum.

Zira yaşanan afet ve sonrasında yaşananlar neredeyse hep aynı.

Ansızın kopup gelen büyük toprak parçaları, yağan yağmurun da etkisiyle önüne ne çıktıysa alır götürür ve aslında akan sel değil adeta çamurdur. Araçlar suya düşmüş saman çöpü gibi kontrolsüzce savrulur bu çamur deryasının içinde. Dükkanlar çoktan çamura gömülmüştür. Onlarca insan kaybolur. Can kaybının az oluşuna sevinir hale gelir insanlar.

Televizyonlar alt yazı geçer, birkaç gün konuşulur bu acı tablo. Kravatlı, asık yüzlü insanlar “Meteoroloji müdürlüğümüz gerekli uyarıyı yapmıştı yahut evler dere yatağına yapılmış maalesef vb.” kabilinden kerameti kendinden menkul açıklamalar yaparak adeta vatandaşı suçlarlar. Nedendir bilinmez, belki de yaşadıkları acının şokuyla olsa gerek bir vatandaş da çıkıp “Efendi biz afete ne gibi bir önlem alabiliriz?” yahut “Amenna dere yatağına biz ev yaptık suçluyuz ancak bu evler ruhsatlı, imarlı bunlara imar iznini verenin, denetlemeyenin hiç suçu yok mu?” diye sormaz.

Yalnız bu son afeti öncekilerden ayıran iki farklı husus var. İlki diyanet işleri başkanının bölgeyi ziyareti sırasında söyledikleri. Sayın Ali Erbaş diyor ki; “Biz dua, sabır, tevekkül, tahammül edeceğiz. İsyan etmeyeceğiz. Cenab-ı Hak’tan gelen her türlü afet önüne geçemeyeceğimiz için boynumuz kıldan ince diyeceğiz ama bundan sonra tedbirleri alacağız.”

İnsanların böyle acılı anlarda maddi destek kadar manevi desteğe de ihtiyacı vardır. Yani ben diyanet işleri başkanının bölge ziyaretini eleştirenlerden değilim. Ancak orada söylediklerine itirazım var. Eyvallah elbette “Sabır, tevekkül, dua ve tahammül edeceğiz.” ancak bunlardan önce yapmamız gereken bir şey yapmamız var; tefekkür. Evet önce tefekkür edeceğiz, düşüneceğiz. İki el bir baş içindir deyip “Yahu bu bölgede her 2-3 yılda bir sel ve heyelan afeti yaşanıyor acaba biz nerede hata yapıyoruz?” diye soracağız kendimize.

Peygamberimizin bu konuyla ilgili çok güzel bir hadisi var; “Deveyi hurma ağacına bağla, sonra tevekkül et.”  Yani bir konuyla ilgili siz elinizden gelen her şeyi yapın sonrasını Allah’a bırakın.

Peki Giresun’da biz deveyi hurma ağacına bağladık mı? Bence kocaman bir hayır. Bunu nereden mi biliyorum? Biliyorum çünkü bu felaketi diğerinden ayıran ikinci husus burada gizli.

Ahmet amca 71 yaşında ve sel felaketinin yaşandığı yerde yaşıyor. Selin yıktığı menfezin ve çöken yolun hemen arkasında vadiden akan derenin kenarında fındık bahçesi var. Geçmişte de sık sık sellere şahit olmuş. İşte Ahmet amca menfezin ön tarafından çakıl alındığını ve zaman zaman küçük heyelanlar yaşandığını gözlemleyince şubat ayında ilgili birimlere bir dilekçe yazarak uyarıda bulunmuş. Aradan geçen altı ay boyunca yetkililerden bir cevap alamayınca, Ahmet amca geçmiş yıllarda edindiği tecrübelerle yılın bu zamanı böylesi bir afet yaşanabileceğini tahmin ederek 4 Ağustos tarihinde bir dilekçe yazarak yeninden uyarmış.

Ama bizim “ölene tabut, kalana zabıt” diye özetleyebileceğimiz bürokrasimiz Ahmet amcanın dilekçesini dikkate almamış. “Köylü Ahmet Amca”nın ön gördüğü sel felaketini, bu iş için eğitim ve maaş alan, görevi bu olan kravatlılarımız ön görememiş. Ön görmeyi bırakın iki kez dilekçeyle yapılan müracaatı da “İlgili dilekçeniz incelenmiş olup talebiniz ödenekler, öncelikler ve imkânlar nispetinde değerlendirilecektir.” cevabıyla geçiştirmiş.

Şimdi ben “9 canı ve 11 kaybı, milyonlarca liralık hasarı hangi öncelik, ödenek ve imkân geri getirebilir?” diye sorsam bana hain derler mi?

Albert Einstein; “Aynı şeyi tekrar tekrar yapmak ve farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” demiş. Kibar adammış doğrusu. Bence aynı şeyleri yapıp farklı sonuç beklemek su katılmamış bir aptallıktır.

Her yıl yaşanan felaketler karşılığında geliştirdiğimiz tek tedbir “sabır, tevekkül ve dua” ise bir yerlerde yanlış yapıyoruz demektir. Her şeyi Allah’a havale edeceksek, Allah bize aklı, fikri, muhakeme yeteneğini neden vermiş?

“Rızkı veren Allah’tır” (Zariyat;58) ayetini referans alıp hiç çalışmadan Allah’tan rızk bekleyen birine rastladınız mı hiç?

Demem o ki emek olmadan dilek olmaz, zahmet olmadan rahmet olmaz.

Kul önce tefekkür edecek, düşünecek, araştıracak, uygulayacak deneyecek, geliştirecek hülasa cüzi iradenin alabileceği tüm tedbirleri alacak ve sonra tevekkül edecek. Tüm bunlardan sonra yine de başına bir felaket geldiyse işte o zaman sabredecek, tahammül edecek, dua edecek.

Kusura bakmayın dost acı söyler.

Bu vesile ile sel felaketinde can veren vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, kalanlara da sabır ve metanet diliyorum.

Bir musibet bin nasihatten evlâdır derdi eskiler. Dilerim hiç olmazsa bu musibetten gerekli dersleri çıkarırız da bir daha böyle acılar yaşamayız.

Vesselam.

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir