İTTİHAT VE TERAKKİ

Tarih yazmak, tarihi yapmaktan daha zordur derler. Tarafsızlık ve nesnellik özellikle tarih biliminde önemli bir yer kaplar. Bir olayı ve gerçekliği her türlü kaygıdan uzak tüm yönleriyle yazmaya ve anlatmaya objektif tarihçilik denir.

Objektif tarihçiliğin olmadığı bir yerde, gerçek tarihin öğrenilmesi imkansızlaşır ve tarih bir propaganda aracına dönüşür. Tek taraflı yoğun bombardıman, kitleleri öğrenilmesi istenen şeyleri öğrenilmesine, gizli ve saklı tutulması gereken şeylerin ise öğrenilmemesine yol açar. Tarihin bir kara propaganda silahı olarak kullanılmasına en güzel örnek Ermeni tehciridir.

Tarih yazıcıları tarafsız olmadığında, tarihte gerçekte ne olup bittiğini öğrenmek çok zor bir iş haline gelir. Yaşanılanlar ve meydana gelen olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurmak ve mantık çerçevesinde değerlendirmek imkansızlaşır.

Tarihte bunun ilk örneğini ise meşhur Yunan-Pers savaşlarını konu edinen Herodot vermiştir. Herodot bir Yunanlıydı ve eserinde Yunanlıları yücelttiği açıkça görüşebiliyordu. Heredot’a inanırsanız, 300 Spartalının, 5 milyon Perse karşı olağanüstü bir zafer kazandığını kabul etmeniz gerekir. Herodot, bize tarihsel ön yargının ilk örneklerini vermiştir.

Bir milletin tarihini doğru bir biçimde öğrenmesi, hikâyelerden ve efsanelerden bağımsız bilmesi gerekir. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Tarih Kurumunu bu bilinçle kurmuştur.

Tüm bunları neden yazdığımı biliyor musunuz?

Çünkü bırakın İslam öncesi Türk tarihini yahut 1299 sonrasını, yakın tarihimizin bile objektif olarak yazıldığını düşünmüyorum. İdeolojik kaygılar ve siyasi önyargılar maalesef tarih yazıcıları için fazlaca belirleyici olmuş durumda. İşin içine popüler kültür, diziler, filmler de girince tarih tahribatı inanılmaz boyutlara ulaşabiliyor. Buna en güzel örnek yakın zamanda televizyonlarda yayınlanan ve bir kısmı halen devam eden tarihi dizilerdir elbette.

İnsanlarımız tarihimizi doğru kaynaklardan okuyarak olduğu gibi öğrenip kabullenmek yerine, televizyon dizilerinden seyrediyorlar. Böyle olunca müşterek hafızamız ve birliğimizin teminatı olması gereken tarihimiz bir ideolojik kamplaşma dolgusu olarak çıkıyor karşımıza.

Payitaht Abdülhamit dizisinin yayınlandığı gün sosyal medyada Türk kullanıcılar paylaşımlarıyla adeta savaşıyorlar. Abdülhamit Han’ı yüceltmek için İttihat ve Terakki’ye akıl almaz küfürlerle saldıranlar bir yanda, İttihat ve Terakki’yi savunmak için Sultan Abdülhamit Han’a saldıranlar diğer yanda.

Oysa Sultan Abdülhamit Han da bizim, İttihat ve Terakki de.

İttihat ve Terakki’ye dair hatıratlar dâhil pek çok eser okuduğumu söyleyebilirim. Okuduğum eserler bir iki tanesi hariç ifrat-tefrit noktasındaydı. Yani bu eserlerin bir kısmında Enver Paşa ve İttihat Terakki’ye methiyeler düzülürken, bir kısmında da acımasızca eleştiriliyor, hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesine İttihat ve Terakki neden olmuştur deniliyordu.

İki hafta kadar önce Bilge Oğuz Yayınları’nı ziyaret ettiğimde hoş bir tevafukla Hüseyin ADIGÜZEL hocamla tanıştım. Eserlerinden bazılarını daha önce okumuştum. İttihat ve Terakki Tarihi’ni anlatan kitabından da haberdardım. Ancak Allah kalbimi biliyor ya okuduğum önceki eserlerden pek farklı olduğunu düşünmediğim için almayı biraz ötelemiştim.

O gün Oğuzhan Cengiz ağabey ve Hüseyin Adıgüzel hocamın bal muhabbetinden istifade etmek nasip oldu. Çıkarken de Hüseyin hocam İTTİHAT VE TERAKKİ TARİHİ adlı eserini imzalayarak hediye etme inceliğini gösterdi. Cağaloğlu’ndan hızlı adımlarla Eminönü’ne inerken sanki İran Konsolosluğu’nun köşesinde beyaz atının üzerinde Enver Paşa ardımdan bakıyormuş gibi hissettim ve ürperdim.

Kitabı geçen hafta bitirdim. Aslında niyetim kitaba dair uzun bir değerlendirme yazmaktı. Ancak gördüm ki bu kitaba dair söylenebilecek sadece iki kelime var; HAKKIN TESLİMİ.

Evet, hem İttihat ve Terakki için hem de Sultan Abdülhamit Han için söylüyorum bu iki kelimeyi.

Kitaptan yapacağım kısa bir kaç alıntı sanırım meramımı daha iyi anlatacaktır.

“ Sultan II. Abdülhamit içte ve dışta yaşama savaşı veren bir devletin ve imparatorluğun hükümdarıydı. Tek gayesi Tanzimatçılardan beri devlete hâkim olan devleti biraz daha yaşatmak politikası uygulamaktı. Vahşi kapitalistlerin ellerini içinden çekmedikleri bir devleti yönetmek ya da yaşatmaya çalışmak öyle dışardan göründüğü gibi kolay bir iş değildi. Abdülhamid bu işi uzun bir süre (33 yıl) kendince doğru bildiği bir şekilde yaptı. Başardı mı? Başaramadı mı? Mesele bunun irdelenmesidir.” (Sayfa; 153)

“Abdülhamit’e yöneltilen en büyük eleştirilerden biri de cahil, gerici ve yobaz olduğudur. Bu tür eleştirilerin gerçekle hiçbir alakası yoktur. Cahil, gerici, yobaz bir insan ülkenin eğitimine bu kadar değer verir mi? Modern eğitim veren okulların açılmasına izin verir mi? Üniversiteler açar mı? Peyami Safa bir yazısında Abdülhamid’i cahil olduğu için eleştirmiş, Hüseyin Nihal Atsız bu eleştiriye şu şekilde karşılık vermiştir. “Bu dünyada herkes birçok şeyin cahilidir. Yeter ki; kendi işinin cahili olmasın. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille ispat etmiş bulunan Sultan Abdülhamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksekokul hatta lise diploması yoktu. Fakat hususi öğretmenlerle hayattan, içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti.” (Sayfa; 154)

“Abdülhamid iktidarı boyunca bir karış toprak kaybına sebebiyet vermemiştir tarzında bir görüş doğru değildir. …. Abdülhamid’in 33 yıllık saltanatı boyunca Osmanlı; Tunus, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ ve Romanya olmak üzere 1 milyon 592 bin 806 m² toprak kaybetmiştir. Girit adasının yönetimi de uluslararası yönetime devredilmiştir.” (Sayfa; 156)

“Bütün bunlardan sonra şunu söyleyebiliriz; II. Sultan Abdülhamid ne Ulu Hakan ne de haindir. Onun diğer Osmanlı sultanlarından farkı içinde yaşadığı çağ ve ortaya çıkan şartlardır.” (Sayfa; 156)

Son sözü yine kitaptan alıntılayalım; “1900’lü yıllarından başından bugüne dünya üzerinde en büyük katliamlara, soykırımlara, zoraki göçlere uğrayan tek millet Türk Milleti’dir. Bağırmazlar, çağırmazlar, duygularını, çektiklerini içlerinde saklarlar utançlarından ya da yaygarayı sevmediklerinden. Ama mazlum olması gerekirken en fazla iftiraya uğrayan da Türk Milleti’dir. Neden? Türk ve Müslüman olmak yeterli bir sebeptir! Birleşmiş Haçlı İttifakı karşısında tek başına mücadele ettiği için…”

Kitabın tam adı İTTİHAT VE TERAKKİ TARİHİ – YALANLAR VE GERÇEKLER kitabın muhteviyatını tamamen anlatmış. Her Türk evladı bu kitabı mutlaka okumalı.

Vesselam. 12.02.2018

Visits: 7

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir