"Enter"a basıp içeriğe geçin

AH O TÜRKÜLER

Türkü sevmeyen, Türk’ü sevmez derler. Belki de o yüzden milletime de, türkülere de aşığım ben.

Avusturyalı meşhur Türkolog Herbert JANSKY, türkülerimizi“Büyük tarihi hadiseler karşısında halk kitlesinin sevinçlerini veya ümitsizliklerini; büyük şahsiyetler hakkındaki saygılarını veya nefretlerini; gençler arasında geçen hazin aşk hikâyelerini, millî hece veznini ölçü alan ve kalpleri fetheden mısralarla, derin bir muhteva içinde dile getiren edebî, aynı zamanda mûsiki bakımından ehemmiyete hâiz olan bu kendine öz bestelerle söyleyen; dar manâsıyla ise tarihi bir vesika mahiyeti gösteren Türk halk şiirinin en eski türlerinden biri” şeklinde tanımlar.

Edebiyat ve folklar araştırmacısı Türkolog Hüseyin Cahit ÖZTELLİ ise; “Halkın iç âlemini yaşatan, beşikten mezara kadar bütün yaşayışını içine alan en dikkate değer edebî mahsuller türkülerdir” diye tarif eder.

Bana gelince ne folklor araştırmacısıyım, ne de Türkolog. Ama türkülerle güler, türkülerle ağlarım. Yaralı yüreğimi türkülerle dağlarım. Bazen de yatağına sığmayan deli çaylar gibi coşar, çağlarım.

Kim bilir belki de gurbette oluşumuzdandır.

Öyle ya Bedri Rahmi EYÜBOĞLU’nun bir şiirinde söylediği gibi;

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz…

Demem o ki türkülerimize dair söyleyeceklerim akademik bir hüviyet taşımaz, sadece gönül taşkınıdır.

Her yörenin ayrı bir demi, gamı ve elbette tavrı vardır. Ezgilerde sadece coğrafyanın ve tarihin değil, hayat tarzı ve hayat şartlarının izlerini de çok net bir şekilde duyabilirsiniz. Zira yaşanmışlık vardır türkülerde, her birinin altında nice hikayeler yatar. Sözleri ayrı d/okunur yüreğe, tınısı ayrı bir titretir gönül telimi.

Ancak deyişler bir başkadır. Zira; onlarda tüm bu saydığımız duygu zenginliğinin dışında bir inanç sistemimin manzum bir şekilde dışa vurumu vardır. Yani bir öğretidir aynı zamanda.

Deyiş kelimesi bir nazım şeklini veya konusunu değil halk şiiri tarzından söylenmiş tüm şiirleri ifade eden genel bir adlandırmadır aslında. Deyiş; Türkü, koçaklama, varsağı, koşma, taşlama, semai türünde söylenmiş şiirlerin hepsini kapsar elbette. Fakat özellikle Alevi Bektaşi şairlerine özel bir havası olan melodi ile söylenen şiirlere deyiş dendiği de göz ardı etmemiz gerektiği için özellikle “Deyiş” tabirini kullandım.

Her sabah olduğu gibi bu sabah da güne güzel bir türkü ile başlamak istedim ve listemdeki ilk eseri açtım. Güzel bir tevafuk eseri Şah Hatayi’nin harika bir eseri çıktı;

Ali’nin sırrına ereyim dersen
Bir mürşid-i kâmil bul da andan gel
Küfrünü imana satayım dersen
Var kendi küfrünü bil de andan gel…

Her bir kelimesi, her bir dizesi adeta bir hazine

Bu deyişleri anlamak, özümseyebilmek için Alevi-Bektaşi kültürü hakkında biraz olsun bilgi sahibi olmak gerekir. Ancak o zaman deyişleri dilden kalbe indirebilirsiniz.

Alevilik ve Bektaşilikte sıkı disiplin kuralları vardır. Bunlar dışına hiç bir zaman çıkılamaz. Çıkanlar «düşkünlük» cezasına çarptırılır. Düşkün durumuna düşen kişiyle belli bir süre kimse konuşmaz, kimse ona ilişkin bir iş yapamaz. Bu zor durumu daha acısız çekebilmek için kimi zaman köyünü bırakıp gider.

Yola (Tarikat) girme törenine «ikrar» denir. Yola girme ancak yirmi yaşından sonra ve törenle olur. Yola girmek isteyen kişiye «talip», yol eri olmaya da «el alma» adı verilir. Bu kabul töreninin birçok sahneleri vardır. Her Bektaşi, her Alevi «ikrar» töreninden geçer. Her talip’in bir «rehber» i olur. Rehber, talip’i mürşide ya da babaya (pirin vekili) salık verir. Talip’e bir de «sahip» tayin edilir. Sahip, talip’i daha önce yetiştirip gerekli öğütlerde bulunarak pişirmeye çalışır. Kabul zamanı, yani «ikrar» zamanı gelince, taliplerle toplanılır. Uzun birtakım törenlerden sonra talipler yola girerler. Aynı törende ikrar veren (kabul ettiğini bildiren) talip canlara «müsahip» denir.

Kabulden ünce talip’in genel durumu sorup soruşturulur. Kötü tanınan, eşini boşamış olan, hatta yalan söyleyen kimseler kabul edilmezler. Yol eri olan can, aşağıdaki kurallara uymak zorundadır.

Önce bir pire bağlanmak esastır. Hiç bir can «pirsiz» olamaz.
Yalan söylemek, haram yemek, livata ve zina etmek, eliyle koymadığını almak, gözüyle görmediğini söylemek, gıybet etmek (çekiştirmek, arkasından söylemek) yasaktır.
Kanaatkar olmak, başkasının ayıplarını örtmek, sözünde durmak, vefalı olmak, herkese iyilik etmek, herkese yardım etmek, başkasının ayıplarını görmemek, kendi gönlünü arıtmak, uyulması gerekli başlıca davranış biçimleridir.

Tarikatın gizlerini (sırlarını) saklamak başlıca görevdir ve bu çok önemlidir. Sır vermemek için her türlü fedakarlığa katlanılır. «Ser (baş) verilir, sır verilmez» e herkes uymalıdır. Yol erleri her şeylerini gizli tutarlar, yabancılar yanında çok dikkatli ve uyanık davranırlar.

Her sınıf halk, yoksul, zengin, yüksek mevkideki kimseler arasında ayrım yapılmaz. Hangi düzeyde olursa olsun, bütün insanlar bir tutulur. Kibirlenmek, gururlanmak, büyüklük taslamak yasaktır. Herkese iyilik yapılır, sıkıntılar karşısında sabırlı olmaları salık verilir.

Dünyaya, dünya malına, dünya zevklerine gönül verilmez. Hepsi geçicidir. Dünya kadar malın olsa ne fayda…

Teberra ve tevellaya uymak başlıca kurallardandır. Yani, Hazreti Ali’ye uymayanlara sevgi göstermemek ve genel olarak düşmanlık beslemek gerekir. Buna «teberra» denir. «Tevella» ya gelince, Hz. Muhammed’in ehl-i beytine sevgi besleyenlere ve Ali’ye uyanlara sevgi beslemektir.

İşte, Bektaşi ve Alevilerde ahlak budur ve yolun ayrılmaz kurallarıdır. Bu ahlak kurallarını şiirle dile getirmekle ezberlenmesi kolaylaşmış, unutulmaması sağlanmış olur. Ayrıca, yol erleri üzerindeki etkisi de artar. Denebilir ki,yolun hemen her işinde, her kuralında, her inancında sanat, şiir, vazgeçilmez bir araçtır. Böyle olduğu içindir ki, yüzyıllar boyunca gücünü yitirmeden ayakta kalabilmiş, hiç bir tarikate nasip olmayan yaygınlığa kavuşmuştur.

Alevi ve Bektaşi kültüründe konuklara son derece saygı beslenir. Elden gelen her türlü şey sunulur. Bu durum bir ibadet gibidir. Her gün, yemeklerinden birazını «Gaip Erenler» için ayırır, bir konuğun gelmesini beklerler. Konuk gelmezse bir yoksula verirler. Konukseverlik bütün Türklerin en sağlam geleneklerinden biridir.

Son sözü ben değil, Şah Hatayi söylesin;

Şah Hatayim mani söylerim dilden
Ayırırlar seni kibrile kinden
Ölmeyene nasip olmaz bu yoldan
Var ölmezden evvel öl de sonra gel

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir