"Enter"a basıp içeriğe geçin

DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR

Hep okur, dinler, seyreder ve ne yalan söyleyeyim merak ederdim. Hafta sonu bir arkadaşım “Dün bir hocaya gittim. Çok derin biri. Bana dair ne varsa hepsini bildi. Ağzım açık kaldı. Üstelik para falan talep etmiyor. Zorla elli lira verdim. Bugün bir daha gitmem gerekiyor. Birlikte gidelim.” deyince fırsatı kaçırmak istemedim.

Az sonra hocanın hasta/müşteri kabul ettiği sokağa girmiştik bile. Tek katlı beyaz badanalı bir gecekondunun önüne aracımızı park ederken, köşedeki kahvehanenin önünde erkete gibi bekleyen yaşlı bir amca dikkatimi çekti.

Önde arkadaşım, arkasında ben gecekondunun demir kapısından içeri girdik. İçerisi bir ofisten çok evi andırıyordu. Tam karşımızda bir masa, masanın önünde sağ ve sol kısımda iki çekyat, yerde eski bir halı ve eski bir sehpa bulunuyordu. Masanın hemen sağ tarafında duvara bir kağıt iliştirilmişti ve üzerinde “Lütfen büyü teklif etmeyiniz.” yazıyordu. Yine masanın sağ köşesinde eski bir yazar kasa, yazar kasanın hemen kenarında küçük plastik kutucuklar bulunuyordu. Kutuların üzerinde ise yine büyü ile ilgili etiketler göze çarpıyordu. Masanın hemen arkasındaki duvar Türk Bayrağı, Atatürk ve bozkurt resimleri ile donatılmıştı. Sağlı sollu duvarlarda ise ayet-i kerime içeren tablolar asılıydı.

Arkadaşımın “derin hoca” dediği şahıs, pala bıyıklı, orta yaş üstü bir asker emeklisiydi. Kısa bir selam faslından sonra memleketine özgü şivesiyle arkadaşıma yazdığı muskaları verirken bir yandan da insanlara nasıl şifa dağıttığını ballandıra ballandıra anlatıyor ve gözleri “velfecri” okuyordu.

Konuşması, hâl ve hareketleriyle adeta “Ben üç kağıtçıyım.” diye bağıran bu adamı arkadaşımın can kulağıyla dinlemesi ve anlattığı saçmalıkları ciddiyetle başını sallayarak onaylamasına kızayım mı, güleyim mi bilemedim. Ama bu tiyatroya bir son vermem gerektiğini düşündüm.

Aynı ciddiyet ve merakla derin hocaya (!) dönerek, “Hocam çok özür dilerim şu karşı duvarda asılı duran tablo çok dikkatimi çekti. Bu hangi sure? Gözümü ona bakmaktan alamıyorum.” deyince, şarlatan masadan kalkarak usul usul tablonun yanına geldi ve sanki tabloyu ilk kez görüyormuş gibi parmağıyla tabloyu göstererek “Bu bereket duası, sen arapça okuyamıyor musun?” diye sordu. “Hocam ben arapça bilmiyorum. Sadece başındaki besmeleyi okuyabildim o da göz aşinalığı.” dedim.

Hoca derin bir nefes aldı ve parmağını tablonun üzerine koyup okumaya başladı “Allahümme ente Rabbî lâ ilahe illâ ente…” diye devam ediyordu ki, sözünü kestim. Hocam burada bu mu yazıyor. “Evet. Bu bereket duasıdır. Bu tabloyu da ben yazdım zaten” deyiverdi. Oysa tablo ramazan ayında şirketlerin verdiği eşantiyonlara benziyordu. Ve baskıydı. Ama beni çileden çıkaran hocanın bu pervasızlığı değil, bizi aptal yerine koyan büyük yalanıydı. Kalkıp hocanın yanına geldim. Ve okumaya başladım. “Bismillahirrahmanirrahim. Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm.”

Evet hocanın bereket duası dediği tabloda “Ayet’el Kürsî” yazıyordu. Zaten bozuk bir telaffuzla okuyup bereket duası dediği de çok bilinen “Seyyid’ül İstiğfar” duasıydı. Derin hoca (!) renkten renge girerken bir yandan da halâ tablonun bereket duası olduğunda ısrar ediyordu. Ancak o mevzide tutunamayınca kıvrak bir manevra yaptı ve kerameti kendinden menkul bir herze yumurtlayıverdi; “Arapça kutsal bir lisan olduğu için, Arapçayla yapılan büyüler Arapça ile bozulmuyor. Biz çok denedik olmuyor. O yüzden İbranice kullanıyoruz.” Adam hem hilekâr hem arsız çıkmıştı. Oturduğu masanın hemen arkasında duran bir kartpostalı işaret ederek “Mesela burada hem Arapça, hem Osmanlıca, hem İbranice metinler var.” deyince gülerek kartpostalın önüne geldim. Bu kartpostal Anadolu’da hemen her dükkanda bulunan bereket duası idi. “Hocam bak sen tabloları karıştırıyorsun. Dersine çalışmamışsın. Bak işte bu bereket duası. Ayrıca kutsal olan arapça değil kitabımızdır. Burada da İbranice falan yok daha fazla debelenme.” deyip telefonun arama motorundan bulduğum İbranice harfleri gösterdim.

Ortam iyice gerginleşmişti. Arkadaşım bana dönerek; “Sen çok gerginsin. Lütfen ben hocayla baş başa görüşebilir miyim?” diyerek kendince ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Hiçbir şey demeden dışarı çıkarak arkadaşımı beklemeye başladım. On dakika kadar sonra geldi. Arabaya bindik. Kısa bir sessizlikten sonra; “Bir itirafta bulunacağım, elli lira değil iki yüz elli lira verdim. Dolandırılmadığım bir sahte hoca kalmıştı o da oldu.” deyince “Vallahi kardeşim hiç kusura bakma ama senin gibi üç müşterim olsun bende bu sektöre geçiş yaparım.” demekten alamadım kendimi.

Asıl tuhaf olan ise arkadaşımın yaşadığı ticari bir sıkıntıdan dolayı hocaya gitmeyi tercih etmesiydi. Arkadaşımın “Yahu birader bu adam seni borçlarından mı kurtaracak? İcra dosyalarını mı temizleyecek? Hangi beklentiyle gidiyorsun böyle şarlatanlara?” sorusuna verdiği cevap aslında her şeyi özetliyordu;

“Denize düşen yılana sarılır.”

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir