"Enter"a basıp içeriğe geçin

YERYÜZÜ CENNETİM

Bırakın uzun zaman yaşamayı, bir kez içinden gelip geçenler için bile unutulmaz bir sevgilidir İstanbul. Binlerce kilometre uzakta olsak da gönlümüz hep o nazlı sevgilidedir. Onunla uğurlarız geceyi ve yeni bir güne hep onunla merhaba deriz. Z/amansız düşüverir yüreğimize, “dördüncü cemre” gibi İstanbul…

Bugün yine öyle oldu. Ve yaşadığımız manevi iklimden midir bilinmez, canım İstanbul’umun dört manevi bekçisi geldi hatırımıza; Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdaî, Beykoz’da Yuşâ Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi…Şiire olan özel ilgimizden olsa gerek, her biri gönül dünyamızın mimarlarından olan bu dört ışık insandan biri, (Allah onlardan razı ve hoşnut olsun) dünya tarihinin Muhteşem Süleyman olarak kaydettiği, Kanunî Sultan Süleyman’nın süt kardeşi Yahya Efendi daha bir sızlattı yüreğimizi.

O Yahya Efendi’ ki dünyayı önünde diz çöktüren Kanunî’ye “Bir hükümdarın memlekette olup bitenleri bilmemesi, bilip düzeltmemesi kadar büyük bir günahtır! Buna gaflet derler. Saltanatta gaflet olmaz. Allahû Teâla’nın huzuruna çıktığında ne cevap vereceksin? Korkarım yakanı kâfirlerin eline verecekler. Unutma seni ahrette tacın, tahtın değil, ancak adaletin kurtarır!..” diyecek kadar pervasızdır.

İstanbul’da bulunma bahtiyarlığını yaşayan dostlar!.. Bu hafta sonu bir iyilik yapın kendinize.

Beşiktaş’da Çırağan Sarayı’nın tam karşısında dar ve dik bir yokuş vardır. Adeta ziyaretçileri selamlamak için eğilmiş bir dizi ağacın arasından yürüyerek yokuşu yarıladığınızda, önünüze çıkan ilk yol ayrımından sağa dönün. Bu kısa ve dik yokuşu çıkmak için attığınız her adımda “hayat” dediğiniz olguyu hatırlayacaksınız eminim. “Kısa” ve “dik” ama bir o kadar da yorucu, yıpratıcı.. Yahya Efendi’nin gittiği bu yolda yürümek, Yahya Efendi’ye giden bu yolda yürümek sabır ve şükür istiyor..

Yokuşun sonunda Yahya Efendi Dergâhı karşılayacak sizi yorgun mimarisiyle.. Ancak ziyaret sonrasında fark edeceksiniz yolculuğun bir türbeye değil, bizzatihi kendinize olduğunu…

Ve ancak ziyaret sonra anlayacaksınız bulduğunuzun bir türbe değil “tepeden tırnağa huzur” olduğunu..

İşte yüzlerce yıl önce bir gün öğle sonrası aynı yokuşu çocuk yaşta, Balaban adlı bir Rûm çoban soluk soluğa çıkar ve Yahya Efendi dergâhının bahçesine girer. Kan-ter içindedir:

“Koyunlarım…” diye ağlar, “koyunlarım bu tarafa kaçtı!..”

Talebeler ararlar, tararlar ama bir türlü bulamazlar. Çocuk bir köşeye büzülüp ağlamaya başlar:

“Ah koyunlarım, vah koyunlarım!”

Tam da bu sırada Yahya Efendi görünür.

“Bu delikanlı yorulmuş” der, “sanırım acıkmıştır da. Koşun ekmek, yağ, bal getirin!..”

Rûm çoban ürkek ürkek kurulan sofraya oturur. Yahya Efendi’de yanına çöker:

İşte sana taze tereyağı, bal, taze nan (ekmek)
Dilersen yağa ban, dilersen bala ban

Çoban, Şeyh Efendi’nin yüzüne baka kalır. Söylemediği halde adının BALABAN olduğunu nasıl anlamıştır?

Bir taraftan da bu şiirli ikram çok hoşuna gider. Derken, dervişler küçük çobana koyunlarının bulunduğunu müjdelerler. Çoban minnetle sarılır Yahya Efendi’nin ellerine. Bir de ricada bulunur:

“Babamla birlikte biz de tekkeye gelsek olur mu?”

“Elbette” der Yahya Efendi, “kapımız herkese sonuna kadar açıktır. Bu kapıdan girmek için insan olma dışında bir şartımız yoktur. Buyurun beklerim.”

Sonra ki yıllarda Balaban’la babası, tekkenin müdavimleri arasına katılırlar.

Yitik Sevdaların Başkenti, ezeli aşkım ve ancak ebedi özlemim İstanbul’umu yüreğimle selamlıyorum…

İstanbul’dan binlerce kilometre uzakta, İstanbul’la dolduruyorum içimi. Derin bir nefes alıyor ve şairle birlikte bende mırıldanıyorum:

Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir