"Enter"a basıp içeriğe geçin

AH BE MELİH AMCA

4 ya da 5 yıl önceydi sanırım. Yine her zaman olduğu gibi plansız ve kısa süreli bir tatil için çevirdim kontağı. Sanırım bir bayram tatiliydi. Aklıma ilk gelen yer daha önce de birkaç kez gittiğim Esenköy’dü. Sıkıcı bir yolculuktan sonra öğleye doğru ulaştım Esenköy’e ancak asıl sıkıntının burada başlayacağını hiç hesaba katmamıştım. Zira o küçük ilçe daha önce hiç görmediğim kadar kalabalıktı ve ben henüz kalacak yer bile ayarlamamıştım.

Gördüğüm her kiralık ilanındaki telefon numarasını arayarak yavaş yavaş ilerlemeye başladım ancak boş yer bulmak ne mümkün? Öfke, üzüntü ve biraz da umutsuzlukla Esenköy’ün çıkışına doğru ilerlerken yolun solunda bahçede umarsızca etrafa bakınan yaşlı adamı görünce içimden gelen sese kulak verip arabayı yanaştırdım. Kısa bir selam faslından sonra kiralık yer aradığımı söyleyince önce “Boş yere arama bu bayramda kiralık yer falan bulamazsın. Hem sen hangi akla hizmet yer ayarlamadan çıktın geldin” diye cevap verdi. Artık yüzüm nasıl bir hal aldıysa konuşmama bile fırsat vermeden; “Tamam asma yüzünü benim kiracı birazdan çıkıyor, gel burada kal” diye ilave etti. Allah kalbimi biliyor ya evi çok beğenmemiştim, yaşlı adamın tavrını da. Ancak çaresizlikten kabul etmiş, içimden de “hele buraya yerleşeyim, yine araştırır daha güzel bir yere geçerim” diye geçirmiştim. Ev iki katlıydı ve önünde küçük bir bahçesi vardı. İlk dikkatimi çeken kapının önünde park halinde duran ve sanırım en az on yıldır hiç çalıştırılmamış beyaz eski bir otomobil olmuştu. Lada marka bu araç zaman içeresinde evin hemen önünden geçen caddedeki asfaltlama çalışmalarından sanırım, yol seviyesinin neredeyse bir metre aşağısındaydı. Yani araba çalışsa bile oradan çıkarmak mümkün değildi.

Eski kiracısını uğurlayan yaşlı adamın yanına gittim. Tanışma faslından sonra kira bedelini sorduğumda; “Sen evi beğendin mi?” diye sordu. Ben de “Başka şansım yok, çünkü başka yer yok” deyince, “Yahu geç otur, ben senden para mı istedim. Hoşuna giderse giderken verirsin bir şeyler” dedi “Olur mu öyle şey” falan dedimse de dinletemedim, kendinden beklenmeyen bir hızla çıkıp yolun karşısındaki evin bahçesine girdi.

“Ulan bana da hiç akıllı adam rastlamaz” deyip söylene söylene eşyaları eve taşırken, ev sahibi elinde bir kova incirle beliriverdi karşımda. Meğer karşıdaki ev de onunmuş, üşenmemiş bahçeden kendi incirlerinden toplayıp getirmiş. “Yahu sen Hızır mısın? Ne enteresan bir adamsın.” dediğimi hatırlıyorum.

İşte ilk tanışmamız böyle olmuştu Melih amcayla. Dünyaya boş vermiş bir hali vardı. İlk gördüğümde “Adam Can Yücel’in kopyası” diye geçirmiştim içimden.

Sıra dışı bir adamdı. Gözlerinizin içine derin derin bakar, gözlerinizi ayıramazsınız gözlerinden ve sonra da sizi size anlatırdı. Üstelik öyle isabetli tahliller yapardı ki, şaşkınlıktan yuvalarından çıkacak gibi olan gözleriniz ve aptallaşan yüz ifadeniz ona ayrı bir keyif verir, kahkahayı koyverirdi.

Lafı dolandırmayı sevmez, kitabın ortasından konuşurdu hep. Akşamları semaveri yakınca çağırırdım alt kata. Türkü söylemeyi de, dinlemeyi de çok severdi ve keyif alırdı. Bir hatırası var mıydı bilmem ama ne zaman bağlamayı elime alsam “Karlı Kayın Ormanı”nı çalmamı ister ve o buğulu sesiyle de eşlik ederdi. Bir keresinde NEY’imi de yanımda götürmüştüm. Ben daha kılıfından çıkarmadan “Neyzen Tevfik’i Beşiktaş’ta çok dinledim. Adam neyi yanan mumun üzerinde üfler ama mumun ateşi bile titremezdi” deyince tabi üflemeye hiç teşebbüs bile etmeden kaldırdım.

Çok enteresan bağlantıları vardı Melih Amca’nın. Tanımadığı kimse yok gibiydi. Ve hemen her konuda mutlaka söyleyecek bir şeyi. Doktor olduğunu çok sonradan öğrendim. O da kendisinden değil. Evde bulunan dolabı kurcaladığımda 1970’li yıllardan kalma HAYAT mecmualarına rastladım. Ciltlenmiş ve saklanmıştı özenle. Neredeyse 10 cilt vardı. Tatili falan unutup günlerce onlarla ilgilenmiştim. Ancak Melih Amcaya “Ben de hastalık var bunları çalabilirim” diye espri yaptığım günün akşamı dergileri yerinde bulamamıştım. Belli ki Melih Amca önlemini almıştı. Bir gün çatıdaki anteni tamir etmek için çıktığımda odasındaki kitaplığı görmüştüm. İlgiyle baktığımı fark etmiş olmalı ki çatıdan inişte beni kitaplığın önüne götürdü. Gözlerime inanamadım kitaplıkta gerçekten hazine değerinde eserler vardı. Ama benim gözüm Hitler’in KAVGAM’ına takılmıştı. Zira, kitap 1940 tarihli ve ilk basımdı.

Sonraki yıllarda da her sene mutlaka ziyarete gittim Melih Amca’yı. Tatil artık işin bahane kısmıydı. Aileden biri olmuştu. Ara sıra telefon açar sen ne biçim evlatsın insan arayıp sormaz mı diye basardı fırçayı.

Tanıdığım en sıra dışı insanlardandı. Her defasında fotoğraf çekme isteğimi “Bunu sakın yapma, istemiyorum” diyerek tersleyerek geçiştirdiği için, habersizce çekmeye çalıştığım fotoğrafına bugün bakarken fark ettim. Kesinlikle fotoğrafını çektiğimden haberdarmış. Yoksa böylesi “hınzır” bir gülüş oturmazdı dudağına.

Bu yıl yine gittim. Melih Amca’yı elbette ziyaret ettim ancak o hep kaldığım ev bakımsızlıktan kalınacak olmaktan çıkmıştı. O yüzden daha ileride bir yer kiraladım. Yeni kiraladığımız yer denize sıfır ve çok daha güzel bir yerdi ancak kendimi Melih Amca’ya ihanet etmiş gibi hissettiğimden içim rahat etmedi. İkinci günün akşamı dayandım kapısına.

Kolay kolay kapıyı açmazdı ama hayret bu sefer zile ikinci kez basmadan açıldı kapı. Melih Amca önceki yıllara göre çok yorgun görünüyordu doğrusu ama gözlerinin içi gülüyordu. Yanındaki kadını göstererek “Bak kim geldi?” dedi ve bir şey dememe fırsat bırakmadan kendi cevapladı sorusunu “Bu benim Mutlu kızım.”

Hem çok şaşırmış hem de Melih amcayı öyle mutlu görünce çok sevinmiştim. Birkaç gün süren kısa tatil sürecinde hemen her akşam hep yaptığımız gibi semaverimizi yaktık, türkülerimizi söyledik. Döneceğim gün ise Melih amca beni yukarı çağırdı. Çıktığımda tutup kolumdan kitaplığın önüne götürdü ve Hitler’in o 1940 basımı KAVGAM’ını elime tutuşturuverdi. Ne yapacağımı bilemedim. Benim için bu gerçekten paha biçilmez bir hediyeydi. “Melih Amca evin tapusunu versen vallahi bu kadar sevinmezdim” dediğimi hatırlıyorum. Melih Amca da kızını göstererek, “O kızım, sen de benim oğlumsun” dedi babacan bir tavırla.

Eyvallah deyip elini öptüm ve bir dahaki yıl buluşmak üzere sözleşerek ayrıldık. Ne var ki önceki gün üzücü haberle duygu dünyamız tarumar oldu. Melih Amca Hakka yürümüş.

Son buluşmamızda “Seneye belki görüşemeyiz” demişti ama bu cümleyi hemen her görüşmemizde söylediği için dikkate almamış, kızarak geçiştirmiştim. Bunun gerçek olacağını nereden bilebilirdim ki?

Rabbim kabrini nur, mekânını cennet eylesin Melih amca.

Seni özleyeceğim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir