"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ay: Ekim 2020

SAYGI DÜZENİN ANAHTARIDIR

Ne güzel söylemiş eskiler; “Ana babanı sayarsan oğlundan da saygı görürsün. Saygı ve sevginin bir arada olduğu toplumlar uzun ömürlü olur ve hiçbir zaman kargaşa içine düşmez.”

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “saygı” kelimesinin karşısında “Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram” ve “Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu” yazıyor.

B/AŞKA SÖZÜM YOK

Çok konuştuğum söylenir, doğru da olabilir. Aslında çoğu zaman bir kamuflajdır bu benim için. Yani çok konuşuyorsam genelde bir şey söylemiyorumdur.

Zaman içerisinde dost diyerek yüreğimi paylaştıklarımın bana dönen namlularını gördüğüm gün, insanlara bir şeyler anlatmayı bıraktım. İşte o günden beri bağlamamla yahut kalemimle dertleşiyorum. Fiyakalı adıyla bir çeşit terapi bu benim için. Yazmak dinginleştiriyor, rahatlatıyor beni. Tabiri câizse yazarak y/aşıyorum.

Bu kitap kendime yolculuğumdan ibaret derken anlatmak istediğim şey tam olarak bu. Uzun zamandır sosyal mecralarda yazdıklarımı paylaşıyorum.

İNSAN OLMAK

İstanbul trafiğinde araç kullanmak ömür törpüsü. O yüzden mecbur kalmadıkça trafiğe çıkmamaya gayret ediyorum. Mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmaya çalışıyorum.

Önceden Avrupa’nın en uzun şehir içi hattı olarak nam yapan “500T” yani Tuzla-Cevizlibağ otobüslerini kullanıyordum. Ancak yeni açılan yollar ve uzatılan metro hatlarıyla alternatif güzargâhlar bir nebze olsun çoğaldığı için artık 500T’nin yakınından bile geçmeye niyetim yok.

EFSANE HAT 500T MACERALARIM

Özellikle soğuk havalarda benim için karşıya geçmenin en pratik ve en zahmetsiz yolu Kavacık köprüsünün altından 500T numaralı halk otobüsüne binmekti. Tamam çok kalabalık olurdu ama eğer yarım saat uykudan fedakârlık edince bir nebze olsun o sorunu da çözmüş olurdum.

En büyük keyfim ve lüksüm –şayet şanslı günümdeysem ve boş yer bulmuşsam- yanımdan hiç eksik etmediğim sırt çantamdan kitabımı çıkarıp, kafamı hiç kaldırmadan Edirnekapı Şehitliği’ne gelene kadar okumaktı. Çok yorgun olduğum günlerde ise daha köprüyü geçmeden uykuya dalar, Edirnekapı Şehitliği’ne gelince uyanırdım. İnsan gerçekten ilginç bir varlık. Zira 15 yıl boyunca bir kere olsun uyuyakalıp o Edirnekapı durağını geçtiğim olmamıştır. Sanırım beden ve zihin bir saat gibi kuruyor kendini.

EY AŞK

Ey Aşk!..

Bazen eski bir kitabın sararmış sayfaları arasında, bazen katran gibi üzerime çöken gecenin zifir karasında, bazen de yüreğimin kapanmayan yarasında…

Ama hep bir ana ceylanın vurulmuş yavrusuna su aradığı gibi sızımla…
Şiirleri mavzer, heceleri kurşun eyleyen şairler gibi, kalemimle, yazımla…
Ezgileri aşkın narıyla harlandıran ozanlar gibi türkülerimle sazımla..
Seni… yalnız seni aradım..

OLMADI

Aklım ermedi benim bu sevdaya
Ağladım olmadı, güldüm olmadı
Tutuştum kendimle soylu kavgaya
Kaç gece uykumu böldüm olmadı

Ömrüm esir kalmış kader ağında
Yürek yitik şimdi gönül dağında
Binbir renk çiçektim gönül bağında
Sarardım olmadı, soldum olmadı

YERYÜZÜ CENNETİM

Bırakın uzun zaman yaşamayı, bir kez içinden gelip geçenler için bile unutulmaz bir sevgilidir İstanbul. Binlerce kilometre uzakta olsak da gönlümüz hep o nazlı sevgilidedir. Onunla uğurlarız geceyi ve yeni bir güne hep onunla merhaba deriz. Z/amansız düşüverir yüreğimize, “dördüncü cemre” gibi İstanbul…

Bugün yine öyle oldu. Ve yaşadığımız manevi iklimden midir bilinmez, canım İstanbul’umun dört manevi bekçisi geldi hatırımıza; Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdaî, Beykoz’da Yuşâ Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi…

BİN ŞÜKÜR

Ömrüm boyunca sadakat ektim, ihanet biçtim. Âb-ı hayat ikram ettim, zehir içtim. Ve bu sevdayla ben tükendim, bittim. Dostun bağından çile derdim, gam derdim. Ben ki; kara kış olmuş gönlüme “artık bahar gelmez” derdim.

Öyle bir zamanda geldin ki sen; sanki yeniden doğdum, yeniden dirildim ben.

“Kul daralmayınca Hızır yetişmezmiş” sözünün idrakine seninle erdim. Ve tam da bu yüzden direnmedim, tereddütsüz gönlümü sana verdim.

YİNE SANA GELDİM EY YÂR

21 Aralık falan değil. Yılın en uzun gecesi dün geceydi. Saatler dolmadı, sabah olmadı bir türlü. Söz bazen şifa, bazen ise öldürücü bir silah olabiliyor. Bunu bir kez daha anladım. Gece yarısına doğru gelen bir mesajla tarumar oldu duygu dünyam.

O birkaç kelime ile gönlümün sırça sarayı başıma yıkıldı adeta. Ve ben nefessiz, çaresiz kaldım enkazında. Biliyorum dışarı atmasam kendimi boğulurdum. O halet-i ruhiye ile geceyi kesen ayaza aldırmadan çıktım dışarı. Buz tutmuştu aracın camları, tıpkı menziline ulaşmadan donan sözlerim gibi. Dışarıyı görebileceğim kadar küçük bir alanı kazıdım elimin tersiyle. Yıldız yıldız küçük kristaller birikti ayağımın ucunda. Aldırmadan bindim araca. Az sonra öfkeli ve çekilmez bir ihtiyar homurtusu gibi tuhaf bir sesle çalıştı otomobil.