"Enter"a basıp içeriğe geçin

ŞEHİT ÖMER UYAN

Derinlerden gelen bir iniltiyle uykudan fırlamıştım… Arkadaşım bana sesleniyordu:

-Hoca!.. Uyansana biraz rahatsızlandım da…

Titreyerek kalktım. Buz gibi hava beni kaskatı yapmış, Gaziantep cezaevinin demir ve betondan ibaret bu oniki numaralı hücresi âdeta ölüm evine dönmüştü. Ben uyku sersemi kendime gelmeye çalışırken, yanımızdaki hücreden gelen sabah ezanı içimi biraz ısıtmış ve yataktan atlayarak bir hamlede arkadaşımın yanına varmıştım. Durumu çok ağırdı. İnliyordu… Onu hemen kucağıma alıp demir kapıyı tekmelemeye başladım, bir taraftan avazım çıktığı kadar bağırıyordum:

-Gardiyaaaaaaan!

Sabah namazını eda etmek için zaten uyanmış olan arkadaşlar da konuyu hemen kavradılar ve onlar da kapılara vurmaya, bağırıp, çağırmaya başladılar. Cezaevi maltasını korkunç bir gürültü kaplamıştı.

1985 yılının bu soğuk kışı zaten çok ağır geçiyordu. Mevcudumuz aynı. Altı yüz hükümlü için hazırlanan bu özel tip cezaevinde sadece 13 kişi. İkişer ve üçer kişilik hücrelerde kalıyoruz. Daha önceleri bizleri birbirimizden uzaklarda tutarken ölüm orucu ve diğer direnişlerimiz sayesinde hiç olmazsa hücrelerimizi yanyana getirtmiştik. Aramızdaki dayanışma bu satırlara sığmayacak kadar güçlü ve o kadar sarsılmazdı ki, biz onüç değil sanki bir kişi sanki bir can’dık.

Koca hapishane bize kalmıştı âdeta. İdareye karşı sert direnişlerimizde sonuç almış, sözde ıslah olmayanları buraya sevkedip, işbirlikçi, çıkarcı ve fırsatçı ülkücü tipi oluşturmaya çalışan yönetim, hayal kırıklığına uğramıştı. İşkence ve zulüm bu bir avuç ülkücüyü yıldıramamış, tam aksine kurşun gibi karşılarına çıkarmıştır. Zulüm yönetimi hemen taktik değiştirip, bu sefer nimetlere boğmaya başladılar bizleri, böylece ta Mamak cezaevinde başlayan “tretman planı” her platformda denenmeye çalışılıyor ancak her seferinde ülkücülerin zaferiyle son buluyordu.

12 Eylül ihtilâli, ülkücü kıyımı başlattığında, tretman (karıştır-barıştır) planını uygulamak istemiş ancak neticede bu metod Mamakta ve diğer hapishanelerde tam bir fiyaskoya dönüşmüştür. Bizde zaten Bartın cezaevinden bu sebeple (ıslah projesi), Gaziantep cezaevine sevkedilmiştik. Diğer arkadaşlarda Çanakkale ve Bursa’dan gelmişlerdi.

Gaziantep hücre tipi cezaevi de bu amaçlar için hazırlanmış ve uzmanlardan oluşan bir idari kadro meydana getirilmişti. Çeşitli cezaevlerinde, bugün bile izlerini taşıdığımız işkence ve zulumle ikna edemedikleri bizleri, bu toplama ekiple, sisteme yalaka yapmanın hesapları içinde olan idare, gene hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü yanımıza gelen eğitmenler, bizlerdeki davranış biçiminin tesirinde kalıyorlar bunuda samimiyetle itiraf ediyorlardı. Yunus’un dediği gibi “her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”. Bu eğitmenler bizlerin yanında birer talebe olmuşlar kimi bizlerden yabancı dil öğreniyor, kimi psikoloji kitaplarında olmayan davranış biçimlerini burada görüp, bunlardan tez hazırlıyordu. Çünkü “ben ölsem ne gam, milletim yaşasın” diyen ve yaşatmak için can veren vatan evlatlarını burada tanımışlardı. Her gün yanımıza gelen bu ekip akşamlara kadar bizlerin yanında, yusufiye’de, Mevlânâ’nın dediği gibi, ateşi seyrederken alev almış, tutuşmuşlardı. Hep beraber yanıyorduk…

İşte o kış ayazında hücrede bana seslenen arkadaşım Tokat, Körlük köyünden Ömer Uyan, kendisini şer örgütlerinin iftiralarıyla, hapishanede bulmuş ve 2 Kasım 1978 yılında da, Sağmalcılar cezaevinden birlikte firar etmiştik. 1978 Kasım ayında kader birliği ettiğim 90 kilo ve 1.90 boyunda olan arkadaşım, yedi sene sonra burada karşıma 35 kilo olarak çıkmıştı. Gerçi firardan sonra yakalanan Ömer Uyan çok ağır işkenceler görmüştü ve biz bu haberleri herzaman kolaylıkla elde ederdik. O dönem ülkücüler hele taşmedresede olanlar hepsi birbirini tanır ve yakından ilgilenirdi. Ömer Uyan’da bu zulüm çemberinin tam ortasına düşmüş, tırnakları sökülmüş, kaburgaları kırılmıştı.

Burada işkencecileri tarif etmek bir anlam ifade etmez zannederim. Çünkü zulüm tek cephe, zalimler tek millettir. Hiç bir zulüm payidar olamaz, sonu hüsran, sonu pişmanlık, sonu perişanlıktır.

Ömer Uyan buraya geldiğinde gözlerime inanamadım, o kapılardan sığmayan adam bir avuç kalmıştı. Hastahaneye gitmek istemezdi:

-Öleceksem de sizin yanınızda öleyim.

Çünkü hastahanede de ayrı bir işkence vardı ve tek başına Ömer bunlardan bıkmıştı. Hastahane deyince ürperir, tiksinirdi. Doktor, ameliyat, hemşire, pansuman, hastabakıcı gibi ilaç kokan kelimeleri konuşmaktan bile özellikle kaçınırdık. Ömer’in bu sözcüklerin telâffuzuna bile tahammülü yoktu doğrusu.

Ömer’e her hafta bir hücre bakar, ihtiyaçlarını giderirdi. Biz bu kararı alırken başta Veli Can olmak üzere bütün arkadaşlar gönüllü olarak ona refakat etmek istemişler ancak biz Ömer’in bakımını haftalara bölmüştük. Böylece o hafta da sıra bize gelmiş ve onun bakımını itinayla yapmaya çalışıyorduk. İğnelerini dezenfekte etmek için, gazete kağıtlarını yakıp suda kaynatırdık. Bir taraftan ayaklarına çok hafif masajlar yapar, onu ıslak bezlerle silerek bir nevi banyo yaptırırdık. Hattâ benim parmaklarımın hafif dokunuşu bile ona acı verir ve bu sebepten, hücremizin üçüncü sakini Mustafa’nın masaj yapmasını isterdi. Mustafa Kayıcıoğlu biraz tombulca ve daha hafif olan elleriyle saatlarca onun ayaklarını ovar bir nebze olsun acısını dindirmeye uğraşır, ona bıkmadan usanmadan güzel şeyler anlatır hayata bağlamaya çalışırdı.

Ömer bedenen çökmüş ama zihni ve şuuru berrak, hafızası açıktı. Hattâ bazen hatırlamadığımız isimleri o söyler ve bizi hayrete düşürürdü. Hergün bir iki dişini kaybediyor âdeta vücudun organları parça parça ve yavaş yavaş onu terkediyordu. Gözler içeri çökmüş, yanaklarındaki şeffaflaşmış deriden çene kemikleri görünüyordu. Vücut derisi bir sucuğun zarı gibi incelmiş yer yer morluklar içerisinde. Çok yemek yiyordu. Bizde yemeğimizi ona ayırır bir iki lokmayla hayatımızı idameye çalışırdık. Bu arada idareden Ömer için talep ettiğimiz malzemeler verilmemiş bir demir kaşık bile çok görülmüştü. Tahta kaşıkla onu beslemek zor oluyordu. Çünkü ağzı tam açılmıyor ve demir kaşık bizim için çok ehemmiyet kazanıyordu.

Son çare olarak, ihtilâl öncesi ülkücü olduğu söylenen cezaevi ikinci müdürü Recep Deveci’yi çağırmıştım. Hiç olmazsa iğneleri dezenfekte için bir gazocağı ve normal bir yemek kaşığı acil olarak gerekliydi. Ama o isteklerimizi geri çevirdi ve buranın özel cezaevi olduğunu kurallara uyması gerektiğini söyledi. Fakat kurallara uymak o na neye malolacak, çok geçmeden öğrenecek ama artık fayda etmeyecekti. Biz Mustafa’yla nöbetleşe uyuyorduk. Ona da uyku denirse, çünkü oturarak kafamızı duvara yaslar, Ömer’in başında öylece beklerdik. O belli belirsiz vakitte gözünü açar su ister, birşeyler anlatırdı, âdeta zaman kavramı karman çorman olmuş gecemiz gündüzümüz biri birine karışmıştı.

İşte o cuma sabahı da böyle karmaşık duygular içinde kendimden geçmiş kapıları tekmeliyordum. Ömer Uyan kucağımda, “sakin ol” diyordu bana. Bir tarafta Mustafa kapıyı kırmaya çalışıyor, diğer hücrelerdeki arkadaşların bağırtıları hapishaneyi sallıyordu.

-Doktooooooooor…!

!…..

-Gardiyaaaaaaaan !..

-Kimse yok muuu !..

Evet kimseler yoktu, hiçkimse. Sadece O vardı. Herkes ve herşey sadece birer gölgeydi. Bizler önce yokluğu bilseydik şayet, varlık bizim olurdu zaten. Ömer başını omuzuma yaslamış fısıltılı ve hüzünlü bir veda havasında ki konuşmasını sürdürüyordu:

-Çok çok selâm de..

-Aman Ömer daha çok işimiz var… Sen demezmiydin, daha çoook işimiz var diye …

-Bu sefer tamam… Arkadaşlar hakkını helâl etsin. Bu an vuslat anıdır. Benim hakkım hepinize helâl olsun. “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhadü enna Muhammeden abduhu va rasuluhu”.

Usulca titredi… Gülümsedi ve gözlerini kapattı. Âdeta yüzünde güller açmıştı. Sanki masmavi gökyüzünün altında, yeşillikler içinde ağır adımlarla koşuyor özgürlüğün derin vadilerinde, pınar başlarından bizlere el sallıyordu. Aman yarabbi, Ömer kollarımın arasından süzülüp esaretin ötelerine uçmuş, sanki bize “üzülmeyin, bakın ben kurtuldum, sakın üzülmeyin” diyerek el sallıyordu. Ömer’in ıstırabı son bulmuş, hapishane ise sessizliğin derin girdabına düşmüştü.

Çevremizde ki bütün eşya bu soylu kahramanı selâmlamak için tören vaziyeti almış resmi geçit yapıyorlardı âdeta. Paslı Demir, soğuk beton, yavan ekmek, kumlu su, taş yatak, yoğurt kabına ektiğim soğanım, kısacası çile yurdu hücrem bütün aksamıyla ve tam tekmil kadrosuyla esas duruşta. Ömer kucağımda başını sağ omuzuma yaslamış ağzı hafifçe açık tebessüm halinde, gözlerini tören kıtasını selâmlamak için açık tutmaya çalışmış herhalde.

Yanakları elma kırmızısı, sanki 18 yaşında geldiği sağmalcılar günlerinde ki gibi genç bir delikanlı. Nefis bir kır çiçeği kokusu yayılmaya başladı. Bütün gülleri kıskandıracak kadar muhteşem bir hava. Ömer’in kalbini dinledim hayat emaresi yok. Nabız durmuş… Tören bitti… Göz kapaklarını sağ elimle indirdim. Dışarıdan gelen ayak sesleriyle kendime gelmiştim, kapımız açıldı:

-Ambulans hazır, diyordu kapıda ki gardiyanlar.

Son bir ümitle Ömer’i hastahaneye gönderelim derken, bu seferde müdür yardımcısı elini “durun” der gibi kaldırarak konuştu:

-Ambülansa kadar Mustafa götürsün, sen firar mirar edersin aman.

Ömer’in hatırına kabul ettik. Mustafa, onu kucaklayarak süratle kapıya kadar götürdü. Ama artık herşey tamamdı. O, Rabb’inin katında şehitler mahfilinde ki yerini almış benim kucağımda son nefesini verirken bile, arkadaşlarını düşünmüş “sakın taşkınlık yapmayın” diyerek, fedakârlığın abidesini dikmişti. 13 Aralık 1985, saat 06:15… Bizler çıldırmış gibiydik:

-Savcı hesap ver, müdür hesap ver, diye bağırıyorduk.

İki üç gün kimseler bizim bölüme giremedi. Ne sayım alabiliyorlar ne de içeri girebiliyorlardı. Bu arada savcı Mehmet Ali Oğuz kaçarak kurtuldu. Ancak, ikinci müdür Recep, Ömer Uyan’ın şahadetinden kısa bir süre sonra bu bedeli çok ağır ödeyecek ve ‘zulüm asla payidar olmaz’ ilkesi bu sefer de onun için, beyinlere kazınacak bir şekilde işleyecekti… Recep Deveci, çalımla gezdiği hapishanenin dar maltasında kanlar içerisinde yerlere serilirken, mazlumlara karşı işlenen hiç bir suçun cezasız kalmayacağının ibretli bir vesikası olarak işkence tarihinde ki kirli yerini de alıyordu.

Ömer’in eşyaları için zabıt tuttuk. Bir tahta kaşık, iki adet tükenmez kalem, bir çift terlik ve ayakkabı, iğne takımı, üç buruşuk eski kazak, çamaşır ve çoraplar, bir takım oldukça eski eşorfman, bir kısmı yırtılmış not defteri ve iki kitap. Ailesine teslim edildi.

Hapishane dar gelmeye başlamıştı bizlere. Artık yatılmıyordu. Önemli kararlar almanın zamanı gelmişti. Ya firar ya isyan!

* Yusuf Ziya ARPACIK’ın BAŞEĞMEDİLER kitabından alınmıştır.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir