"Enter"a basıp içeriğe geçin

B/AŞKA SÖZÜM YOK

ŞEHİTLER SERDARI BİNBAŞI ZAFER KILIÇ

Zaman su gibi akıyor hakikaten. Tam 12 yıl önceydi. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Uykuya direnerek elimdeki kitaba odaklanmaya çalışıyordum ki, telefonun sesiyle irkildim. Arayan Yusuf Hocamdı.

Telefonu açar açmaz; “Canım gitti…” deyince yüreğimin orta yerine koca bir ateş düştü. Kısa bir süre sessizlik olunca –bana asır gibi gelmişti- aklıma Kerkük’ten ilk gelen isimleri saydım. Zira o aralar Kerkük faaliyetleri vardı ve hafızam beni yanıltmıyorsa Hocam Kerkük’ten henüz dönmüştü. Hocamın üzüntüsü sesinden anlaşılıyordu; “Yok can..” dedi… “Zafer, Zafer’im gitti.”

AŞK KALEME DEĞİNCE

Zaman içerisinde dost diyerek yüreğimi paylaştıklarımın bana dönen namlularını gördüğüm gün, insanlara bir şeyler anlatmayı bıraktım. İşte o günden beri bağlamamla yahut kalemimle dertleşiyorum. Fiyakalı adıyla bir çeşit terapi bu benim için. Yazmak dinginleştiriyor, rahatlatıyor beni. Tabiri câizse yazarak y/aşıyorum.

Bu kitap kendime yolculuğumdan ibaret derken anlatmak istediğim şey tam olarak bu. Uzun zamandır sosyal mecralarda yazdıklarımı paylaşıyorum. Ve bu mecralarda yüzünü hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım onlarca arkadaş edindim. Hatırı sayılır bir takipçi kitlem olduğunu da söyleyebilirim.

AHDE VEFA İMANDANDIR

“Ahde vefa imandandır.” sözünü gönül dünyamıza nakış nakış işleyen, Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanlarından merhum Ali Metin TOKDEMİR’i vefatının yıldönümünde YouTube kanalımda bir video ile yâd etmiştim. 3 ay kadar önce videonun altına yazılan bir yorum dikkatimi çekti.

Kazakistan’tan yazan bir gönüldaşımız; “1993-1995 yılları içerisinde, Metin abi bizlere, şahsen bana sahip çıkan abilerden biriydi. Halen çok iyi hatırlıyorum bana verdiği nashatlarını. Eğer bu abiyim 1993 – 1995 yıllardaki video veya resimleri varsa, bana lütfen gönderin. Benim adım Marlen. O tarihlerde Ankara’da üniversite talebesi idim. Fatoş isimli Metin abinin yardımcısı vardı, o beni tanıması lazım. Halleri nasıl? İyidirler inşallah? “ diyordu.

HER ŞEYDE BİR HAYIR VAR

Salı günü iş çıkışı bir arkadaş ziyareti için Çağlayan’daydım. Yorucu bir gün geçirmiştim, muhabbet uzayınca arkadaşımın da ısrarıyla geceyi orada geçirmeye karar verdim.

Size de olur mu bilmem, normalde de uykuyu seven biri değilim ancak başka yerlerde hiç uyuyamam. Gece boyu sağa sola dönüp durdum, sabahı zor ettim. Uyku mahmurluğu ile merdivenlerden inerken köşedeki pastaneden simit ve üçgen peynir alma planları yapıyordum ama her zaman olduğu gibi evdeki hesap çarşıya uymadı. Zira arabam bıraktığım yerde yoktu.

ÇOK GARİBSİDİM

Geçen Çarşamba akşam saatleriydi. İşten henüz dönmüş, bahçede yorgunluk atıyordum. Nedendir bilmem telefonum çaldığında yüreğim “cız” etti. İstemeye istemeye ve biraz da korkarak açtım telefonu. “Babaannemin durumu iyi değilmiş, hastaneye kaldırmışlar” dediğinde kardeşim, dudağımı ısırmışım gayr-ı ihtiyari.

Biliyordum. Hakka yürümüştü babaannem. Kardeşimin dili varmamıştı söylemeye, konduramamıştı ölümü babaanneme.

Bakmayın “babaanne” dediğime. Hayatım boyunca ben ona hep anne diye seslendim. Annem çalıştığı için gün içinde annemden çok onu görürdüm.

SOSYAL MEDYA VE ADALET

Çoğu zaman tartışan, anlaşamayan insanların muhataplarına “Seni mahkemeye verip sürüm sürüm süründüreceğim” dediklerini duymuşsunuzdur. Peki bu cümlenin üzerine hiç düşündünüz mü? Yani neden “Seni mahkemeye vereceğim, ceza almanı sağlayacağım, adalet yerini bulacak” gibi bir cümle kurmaz da, “Sürüm sürüm süründüreceğim” der insanlar?

Çünkü ülkemizde, bırakın devlet güvenliğini tehdit eden büyük suçlarla ilgili açılan davaları, hukuk sisteminin “adi suç” olarak tanımladığı cinayet, gasp, tecavüz, hırsızlık vb gibi suçlarla ilgili açılan davalar dahi senelerce sürer.

AH BE ERCANIM

“Akrabalık kan bağıyla değil, can bağıyla olur.” sözünü çok seviyorum. Zira samimiyetleri ve vefaları ile bu sözün doğruluğunu her fırsatta hatırlatan pek çok dostum, arkadaşım var.

Ercan da onlardan biriydi. Yaklaşık on yıl kadar önce henüz kitaplarım basılmamışken ve hatta kitap düşüncesi bile ortada yokken Facebook’ta YİTİK SEVDALAR adını taşıyan bir sayfam vardı. O zamanlar Artvin’deydim ve yalnızdım. Haliyle hem gurbetin ve hem de yalnızlığın sızısını kalemimle dindirmeye çalışıyordum. Akşamları kitap okumaktan arta kalan vakitlerde o sayfada vakit geçirirdim. İşte o dönemde tanıdım Ercan’ı.

Zaman içerisinde arkadaşlığımız, dostluğumuz, kardeşliğimiz iyice pekişti. İrtibatımızı hiç koparmadık. Zaman zaman telefonla arar dertleşirdik. Özellikle şehit haberlerinden sonra mutlaka arar, sanki yakın bir akrabasını kaybetmiş gibi hüzün dolu sesiyle beni teselli etmeye çalışır, namazlarda şehidimiz için dua edeceğini, Yasin-i Şerif okuyacağını vurgulardı.

DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR

Hep okur, dinler, seyreder ve ne yalan söyleyeyim merak ederdim. Hafta sonu bir arkadaşım “Dün bir hocaya gittim. Çok derin biri. Bana dair ne varsa hepsini bildi. Ağzım açık kaldı. Üstelik para falan talep etmiyor. Zorla elli lira verdim. Bugün bir daha gitmem gerekiyor. Birlikte gidelim.” deyince fırsatı kaçırmak istemedim.

Az sonra hocanın hasta/müşteri kabul ettiği sokağa girmiştik bile. Tek katlı beyaz badanalı bir gecekondunun önüne aracımızı park ederken, köşedeki kahvehanenin önünde erkete gibi bekleyen yaşlı bir amca dikkatimi çekti.